SON DAKİKA
  SİNEMA
  ASTROLOJİ
 



    


Anasayfam YapAnasayfam Yap






12:59 TSI

ARA













Görüş alanı...

09.09.2007 - 12:46

arkadaşına gönder
DIGG
FACEBOOK
DEL.ICO.US
TWITTER
Türkçeyi “kolay ve basit” dillerden sananlar halt etmiş. Bir kadın için “gün görmüş” demekle “görmüş geçirmiş” demek arasındaki mana uçurumunu düşünün, meramımızı anlayın...

Bir dil, insanı hep cambaz ipi ve mayın tarlası üstünde yürütüyorsa, pencereleri her saat alınganlıklara açıkça, o dil gayet sofistike bir dildir... Türkçeyi ben hep öyle “gördüm” , öyle “görürüm” .

Türkçe’de görmek , başlı başına önemli bir duyudur. Dokunmaya onun kadar değer verilmemiştir, bu açık. Dokunma kavramı etrafındaki dil incelikleri hayli kısıtlıdır. Ama görmek ... Onun yeri Türkçede bambaşkadır...“Bir dokun , bin ah işit” cinsi.

“Bugünleri de gördük” de mesela, “gün görmüş” lükten epeyce farklı bir anlam taşır... Eski durumuna kıyasla şimdiki haline (illa maddi hal olması gerekmez. Sağlık, eğitim, çekilen acı derecesi, yas, kaza, doğal felaket vesaire hali) şüktetmekle birlikte gelir... Gününü görmek, gününü göstermek ise, tehdidiyle birlikte...

Bir de Fransızcaya bakın! “Günü görmek”, sadece doğmaktır. Bir bebeğin dünyaya gelmesidir... O kadar. Bu arada izninizle, iki buçuk gün önce günü gören (Fransızca anlamıyla) ve Türkçe’deki en duyarlı, en az maddi anlamıyla hakiki bir “gün görmüş” olacağına inandığım Ali’ye, Tuğba’nın ve Mahmut’un oğluna, benden çok özel bir “Hoşgeldin”.

Şimdilerde basının kalemine çokça dolanmış son terim şu: “Son radan görme”... İş önce “bu, sonradan görme”, “o, sonradan görme” burun kıvırmalarıyla başladı, derken bambaşka bir yarışa dönüştü: “Ben sonradan görmeyim”, “Hadi ordan sende! Esas sonradan görme benim!”

Madem öyle, dedik ki bizim de bir katkımız olsun bilime... Heyecanlanmayın, sadece basın bilimini kastediyorduk. “Sonradan görme” deyişi, baştan söyleyelim, bana göre had safhada kabadır.

Ne olacak, burjuva tabiri işte! Aristokratlıktan hiç nasiplenmemiş... Aristokratlar, negatifi değil, pozitif bulduklarını adlandırırlar: “Gün görmüş” derler. Bu kadar. Fazlasını değil... Ve saray görmüş, hizmet görmüş, adabımuaşeret (şükür, artık yapışık yazılıyor!) görmüş, kuş çeşitleri, bitki örtüsü, okyanuslar, guguklu saatler, opera ve fasıl görmüş değil... Sadece, gün görmüş... Severim bu “flu”, figuratif değil soyut, yoruma açık, paradan başka şeyleri ima eden, ama sadece ima eden tabiri... Birilerini yüceltir yüceltmesine, ama başka birilerini de incitmez...

Aristokrasinin her yerde batması da biraz bundandır... Arkadan iten iştahlı sınıfı kırmama tenezzülsüzlüğünden... Burjuvaziyle arasındaki BAŞ fark: aristokrasi aşağıda “varsaydığı” sınıfı diliyle dövmez, sadece onu “görmemek”le yetinir... İstese de göremez ya... Neredeyse doğuştan bir “görme bozukluğu”ndan ötürü.

Ben hep biraz romantik bulurum, arkadan itenleri görme özürlüsü batan sınıfları...

Geçenlerde Serdar Turgut’ta ilginç bir çelişki tespit ettim. Bir zamanlar, Proust’a duyduğunu belirttiği tutkuyla bende büyük sempati uyandırmıştı... Şimdi, “solcu” diye tanımladığı bir arkadaş grubuna takılıyor ve onların “Burjuvazi her zaman aristokrasiden daha ilginçtir” yorumunu paylaştığını söylüyor...

Açıkçası şaşırdım... Solculuk iddiasındaki birileri elbette Titanic gibi batan aristokrasiye, iştahlı burjuvaziyi tercih edebilirler... Onların dayandığı üretim eksenli model de bellidir. Ama Proust fanatikleri??? Onlar için kabul görmesi mümkün olamayacak bir yaklaşımdır bu.

Proust’un dev eseri “Yiten zamanın izinde” yi polisiye bir eser gibi de okumak mümkündür. Niye diyeceksiniz? Proust, o kalın ciltler boyunca adım adım, batan aristokrasinin nasıl ve niçin hayata tırnaklarını geçirmiş yükselen sınıftan (burjuvazi) daha ince olduğunu da anlatır bize... Beni çok çarpmış bir Proust gözlemi şudur: Prenses de Guermantes’tan daha prestijli olan düşes de Guermantes, arabacısıyla son derece insanî bir ilişki kurmuştur. Her gün hasta çocuğunun hatırını sorar, ona kendi elleriyle reçeller hazırlar... Zira düşes, sinir uçlarına ve iliklerine kadar, kendisiyle arabacısı arasındaki aşılamaz sınıf farkının bilincindedir... O kadar ki, bu aşılmazlığı ayrıca vurgulamak , onun altını çizmek gereğini hissetmez, arabacısına karşı her tür insanî jesti rahatça, doğallıkla sergileyebilir.

Ama burjuva... İşte o, arabacısına hoyrat davranır. Hem de nasıl! Onu azarlar, küçümser, tersler ve yerine oturtur... Niye? Çünkü yükseldiği konumun tazeliğini unutamaz... Arabacıyla arasındaki farkın sivri kayalıklı bir dağ zinciri değil, sadece birkaç on yıla dayanan bir kum tepeciği olduğunu bilir...

İçinden şöyle der: Biraz daha az uyanık olsaydım, bugün ben de şu arabacının yerindeydim... İşte bu bilinçtir, onu arabacısına karşı “onun eşitiymiş gibi”yi oynamaktan alıkoyan, elleriyle arabacısının çocuğuna reçeller yapmasını engeleyen...

Çünkü sonradan görme, tam odur: burjuva ...

Buraya kadar he şey net: Proust çöken, savaşı kaybetmiş, giderek yoksullaşan aristokrasiyi “yükselen” burjuvaziden daha duyarlı, duyuları daha gelişmiş bulmaktadır.

Ne ki, eserin sonuna doğru, okuru yepyeni bir sürpriz bekler... Aristokrasideki, bize burjuvaların kaba iştahından daha zarif görünmüş herşey, esasen... sadece bir kalıptır. Evet kodları çok daha köklü, tuzaklı, gizemli, kendini en nadide seçilmişlere teslim eden sofistike bir kalıp... ama neticede, bir kalıp...

Evet, aristokratların en inceleri Balzac’ın bütün eserlerini okurlar (bol vakitleri vardır, burjuvalar gibi para kazanmakla, soyluların ellerinden evlerini, mobilyalarını sökme hayalini kurmakla meşgul değillerdir). Balzac üzerine uzun uzadıya konuşabilirler de... Ama Fransız yazardan akılda tuttukları, birbirlerine aktardıkları, onları coşturan, önünde sonunda, romanlardaki ilginç olaylar silsilesidir... Eserdeki asabiyet, ruh, yeni üslup, yeni cümle yapısı ve yaklaşım, yani Proust’a göre hakiki Balzac’ı YAPAN esas şeyler değildir...

Aristokratların en en zarifi, düşes de Guermantes’la eşi, çok sevdikleri eski dostları Swann bir son veda için evlerine uğrayıp çok yakında öleceğini söylediğinde, ona on dakikadan fazla zaman ayıramazlar. Niye? Çünkü bir davete yetişmek zorundadırlar...

Burjuva kaba hoyrat, gayri insanî ise, aristokrasinin ince duyarlılığı da kalıp ve alışkanlıklarının eşiğine kadardır...

Peki, Proust’a göre kimlerdir, hayatta hakiki inceliğe yaklaşabilenler? Balzac’a esas hakkını verebilecek olanlar?

Sanatçılar. Her sınıftan sanatçı ruhlular.... Swann gibi ırk melezleri.... Charlus gibi aristokrasinin en gizli inceliklerine vakıf olan, ama bir küçük terziyle yatan o ekstrem eşcinsel soylu... İp cambazları... Ruh soyluları...

Bir sonraki yazım, galiba, Proust ’unkinden hem daha farklı, hem dibinde onunkine çok yaklaşan Fitzgerald ’in “eski zengin/ yeni zengin” anlayışı üzerine...












Tüm yorumlar












Ayça Üner, Can İzbul, Mehmet Tutis, Mehmet Güler, Şermin Topçu, Murat Sabuncu, Yavuz Semerci, Emin Özgönül, Ahu Özyurt, Özlem Gürses, Metin Boşnak, İsmet Solak, Açıl Sezen, Özlem Bayraktar Gökşen, Ayşe Özgün, Kerimcan Kamal, Aslı Şafak, Ahmet Karacalar, Handan Öz, Murat Yeşildere, Safile Usul, Ece Vahapoğlu, Erkut Tekin, Emre Peser, Burcu Dinçer, Cahit Düzel, Mehmet Ayan, Arkun Demiroğlu, Burcu Dinçer, Gazi Erçel, Konuk yazar: Emin Çölaşan

 

Tüm Yazıları  


Diğer Yazarlar
Safile Usul
Kim sizi idama göndermeye çalışıyor?

Ahmet Karacalar
Burun estetiği, nefes ve öpüşme

Emre Peser
İMKB rekorları zorluyor

Emin Özgönül
Türk ve Tuğluk geri dönebilir...

Ahu Özyurt
Amiral’in ziyareti neden önemli?

Ayça Üner
Türkler kokuyor mu?

Kerimcan Kamal
Gönlümden “havet” geçiyor