|
PEŞİNEN ifade edeyim ki, Erbakan Hoca’nın affedilmesinin geciktiğine ben de inanıyorum. Ama, bu af kararının altındaki imzaya bakınca isyan edesim geliyor:
“Kaybolan trilyonlar davası bugünün olayı değil. Refah Partisi döneminde yaşanan bu yolsuzluklar belgelenmişti ve sorumluların başında Genel Başkan Prof. Erbakan geliyordu, ama başta dönemin Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül ve diğer sorumlu parti yöneticiler de vardı. Mahkeme kararında bu gerçek açıkça yer almıştı.”
O halde?! O halde, şimdi kesinleşmiş cezaların Yargıtay tarafından onaylanması nedeniyle, Erbakan’ın sağlık durumu nedeniyle affı mümkündür.
Cumhurbaşkanı yetkisindedir, basar imzayı af etmiş olur. Peki ama, bu imzayı atacak kişi, o karardaki kayıp trilyonların sorumlusu ise ne olacak? Onu kim af edebilecek?
Biliyorsunuz, daha önce mahkeme takipsizlik kararı vermişti. Cumhuriyet Başsavcılığı eskiden gelen sorumluluğu, Gül Cumhurbaşkanı seçilince “Sorumsuzdur” hükmüne göre değerlendirmişti. Ama, bu görüşe de itiraz edildi. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Sincan Ağır Ceza Mahkemesi, yapılan itirazı görüşerek dosyayı Cumhuriyet Başsavcılığına göndermişti. Peki sonra ne oldu? O paralar Devleti ilgilendirdiği için, muhatabı Maliye Bakanlığı idi. O nedenle, Başsavcılık dosyayı Maliye Bakanı’na, yani Unakıtan’a yolladı. Yani dosya, Maliye Bakanında ve bakanlık suskun.. Etme bulma dünyası.. Maliye Bakanı ile ilgili iddialar sırasında mecliste Abdullah Gül de aklanması için oy kullanmıştı. Demek ki, şimdi vefa borcu mu ödenecekti? Ne karmaşık iş gibi gözüküyor değil mi? Aslında hiç karışık değil..
Bizler bu durumu önceden gördüğümüz için Abdullah Gül’ün dayatma bir kararla Çankaya’ya çıkarılmasına karşı çıkmıştık.
Yani, “Siyasi geçmişindeki işlemleri ve söylemleri nedeniyle Gül o makama layık değildir” demiştik. Onların kafasında sürekli türban olduğundan, “Biz layık değil” dedikçe, onlar “Bak onlar Abdullah beyin laik olmadığını gerekçe gösteriyorlar” demeye getirdi.
Son olay bunu kanıtlamıyor mu? Şimdi , “Gül benim de Cumhurbaşkanım” desem, kendi kişiliğimle ters düşmüş olmaz mıyım?
Bizler – yani tüm laik ve demokratik Cumhuriyete bağlı olanlar- tüm yolsuzluklara karşıyız. Devlet hizmetinde yapılan akçeli işlemler eğer sorumluluk gerektirmişse, buna rıza göstermeyiz, hesap sorulmasını isteriz. O halde, Abdullah Gül’ün de sırf dokunulmazlık zırhı nedeniyle vermediği hesabı vermesi gerekir.
Bunu istemek ve beklemek, öncelikle vatandaşlık görevidir!
Her gün içimize sindiremediğimiz yığınla olaya tanık oluyoruz..
Başbakan, memurların masadan kalkmasını kınıyor. Fakat, memurlarla masada akçeli konuya girmeden dağıtılacak miktarı adeta lütuf gibi kamuoyuna açıklıyor.
Ergenekon belasını ülkenin başına saran ne idüğü belirsiz adam, bir bakıyorsunuz ajan çıkıyor, bir bakıyorsunuz çete içinde çalışıyor, bir bakıyorsunuz MİT elemanı oluyor. Tuncay Güney adlı bu genç adam, kah dinci kesimlerin içinde görünüyor, kah Yahudi olup Haham Yardımcılığı yaptığını açıklıyor. Son haberleri okudunuz mu?
“Tuncay Güney Fetullah Gülen cemaatine mensup olduğunu açıkladı.”
Böyle bir adama önem vermek ve sözlerini ciddiye almak bir yana, çağrılıp bizzat dinlenmemesi bile bir büyük skandal bence. Böyle insanlar midemi bulandırır!
İstanbul’daki Afrika Ülküleri İşbirliği Forumu nedeniyle Türkiye’ye gelen Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’i Türk Devletinin yetkilileri ile yan yana bir kez daha görmek de bizleri derinden yaraladı. Bizim felsefemize yakışmadı. Adam soykırımı suçlusu,. Belki de bugün yarın hakkında tutuklama kararı verilecek. Ne işi var bizim ülkemizde kardeşim?
Dönelim şu af öyküsüne.. Maliye Bakanı, bu paraları Erbakan yanında Gül ve diğer Refahlı sorumlulardan tahsil edecek mi, görmezden mi gelecek?
Belki yeni vergiler koyar, bu paraları almaz(!) Traji-komik bir olay.
Meşhur hikayedir. Vezirler Padişah’ın huzuruna çıkıp hazinenin tamtakır olduğunu belirterek acil önlemler almasını isterler:
- Hünkarım, acilen yeni vergiler koymamız gerekir. Ferman Padişahımızındır.
“ Ne teklif edersiz? Deyin, diyelim!”
- Köprülere birer adam koyalım, gelenden geçenden birer akçe alalım.
“ Tiz elden icra edin, koyun adamları!”
Aradan bir süre geçer. Padişah halkın tepkisini merak eder ve sorar:
“Nasıl, cemaatim vergilerden muzdarip mi? Şikayet ederler mi?”
- Hünkarım çıt çıkaran yok..
“O halde, köprülerin diğer başlarına da birer adam koyun.2
Bir süre bekler, sonra sorar ki, yine şikayet eden yoktur. Kızar ve ferman eder:
“Köprülerin orta yerine de birer adam koyun ki, gelen geçeni iyice becersin!”
Ferman aynen uygulanır. Yine çıt yoktur. Padişahın tepesi iyice atar ve bir köye gidip halkla bizzat kendisi konuşur:
“Bu uygulamalardan hiç şikayetiniz yok mudur?”
Yine çıt çıkaran yoktur. Padişah iyice köpürür:
“Ulan şikayeti olup da söylemeyenin başını uçururum, söyleyin be!”
Arka sıralardan sıska bir adam cılız bir sesle konuşur:
“Padişahım şu ortadaki adam var, onlar iyi şey etmiyor!”
“Nasıl iyi şey etmiyor dar, acık söyle!”
“Ferman Padişahımızın, bizi beceriyor ama, akşamları çok uzun kuyruklar oluyor. Oraya bir adam daha koysanız da, eve geç kalmasak, diyorum.”
Yok canım, bu öykü öylesine aklıma geldi. Bir kasıt veya kıyaslama maksadım yok!
|