|
MGK toplantısı 7 saat 40 dakika sürüyorsa…
Dağıldıktan sonra, üyelerin bazıları; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ile iki bakan salonda kalıp görüşmelerine devam ediyorsa…
O toplantıda bir şeyler oldu veya oluyor, demektir…
Peki neler olup bittiğini anlayanız var mı?
Toplantının adı Milli Güvenlik Kurulu, değil mi?
Yani, Milletin güvenliğini ilgilendiren kurulun toplantısı!
Millet, kendi güvenliği ile ilgili nelerin görüşüldüğünü biliyor mu?
Mümkün değil…
Zaten, saatler sonunda tek sayfalık klasik bir açıklama dağıtılıyor.
Ve bu metinde dikkati çeken tek cümle var:
“Devletin kurumlarını yıpratmaya yönelik beyan ve yayınların ülkemize bir fayda getirmeyeceği teyit edilmiştir.”
Devletin hangi kurumları yıpratılıyordu?
Malum korunun dört-beş yıldan beri planlı bir şekilde yaptıkları ortadaydı.
Elbirliği ile içten ve dıştan Devletin omuriliği sayılan “üniter ve laik Cumhuriyet” yapısını yozlaştırıp zayıflatacak bir anlayışı topluma aşılıyorlardı.
Bu kampanyayı geçerli kılacak hedefler belliydi:
Atatürk İlke ve Devrimleri ile rejimin teminatı sayılan Türk Silahlı Kuvvetleri...
Devletin bu yapısını yıpratan kaynakların başında ABD ve AB geliyordu. Buna dayanan iktidar sözcüleri ve yandaşları da “Devletin kurumlarını yıpratan beyanlar” ile sürekli bir kampanya yürütüyorlardı. Beyanları da onlar yapıyor, yayınları da…
Sırf bu yüzden yayın hayatına giren gazeteler vardı.
Birinde, boğazda bir Orduevi önünde trafik tıkanıklığı için durmak zorunda kalan bir kalem erbabı, orada yemek yiyen askerlerin ve ailelerinin ruh yapılarını çözümleyecek bazı gözlemlerini aktarıyordu(!) Hakaretin bini bir para! Bir diğerinde, nereden ve nasıl alındığı belirsiz, maksatlı ve yanlı bazı bilgileri “Belge” diye manşet atılıyordu.
Belge, denilen metinler bizzat Genelkurmay Başkanı’nın talimatı ile Askeri Savcılık tarafından inceleniyor, aslı bulunamıyor ve takipsizlik kararı ile sonlandırılıyordu.
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, komuta kademesini de yanına alarak bir basın toplantısı düzenliyor ve sonucu açıklıyordu:
“Bu bir belge değil, fotokopiden ibaret bir kağıt parçasıdır!”
Ve bir de çağrı yapıyordu:
“Şimdi yargı ve istihbarat kurumları bu belge sahte mi, aslı var mı, araştırıp bulmalıdırlar. Bir belge mi? Kağıt parçası mı? Çünkü bu haliyle kağıt parçasıdır.”
Genelkurmay Başkanına göre kağıt parçası altındaki imza ile ilgili bir başka muamele yapılmasını gerek yoktu. Başbakana göre, adı geçen albay sorumluydu.
Aksi halde, gece yarısı meclisten bu konuda beklenmedik bir yasa değişikliği geçer miydi? Bakın, milletin hiç anlamadığı bir olay da buydu.
Ve değişikliğin hazırlığında bizzat yeni Adalet Bakanı vardı...
Yürütme ile Ordu arasında bugüne kadar böylesine açıktan bir görüş ayrılığını ne gördüm, ne duydum. Bu hayra alamet değildir, tecrübelerimle söylüyorum.
Asker, “Bu karargahtan darbe hazırlığı geçmez” diye ter, ter tepinirken, ille de askeri tahrik etmenin manası var mıdır? Akıl erdiremiyorum.
Askeri Savcılık “Bu bir belge olamaz. Çünkü Yargıtay içtihatlarına göre fotokopi belge sayılamaz” derken, Ergenekon Davası savcıları Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’i sorguya çektiler ve sonra da mahkemeye sevk edip tutuklattılar.
Bir gün içinde “kağıt parçası” diye nitelenen fotokopi metni “belge” oldu, hakkında takipsizlik kararı verilen Albay da tutuklanıp cezaevine konuldu.
Anlayan varsa beri gelsin!
Ha, belki Ergenekon savcılarında fotokopi değil de metnin aslı vardı?
O halde, Emniyet neden, “Bizdeki metin de fotokopi” diye açıklama yaptı. İçişleri Bakanı, Emniyet adına bizzat kendi söyledi bunları. Yoksa, başka yerlerden yeni belgeler ve bilgiler mi sunuldu savcılara? O zaman bu çok başlılık olmaz mı?
MGK zaten yıllar önce kuşa çevrilmişti. Öyle Milli Güvenlik ile ilgili bir konuda karar marar alacak yapısı kalmamıştı. Askerler sembolik olarak katılıyordu adeta. Ama tam 7 saat 40 dakika süren bir MGK toplantısı da hiç olmamıştı. Kıbrıs Barış Harekatı dahil, olmamıştı.
Peki, neydi bu?
Belli ki, askeri asıl rahatsız eden şey, uygulamalar ve yeni yasal düzenlemelerdi.
Org. Başbuğ, son basın toplantısında, “Ben bunu MGK toplantısına götüreceğim” demiş ve getirmişti. Hükümet de buna karşı gece yarısı yasa değişikliğini geçirmişti.
Devletin kurumları arasında bu ayrılık, bu gerginlik, millete ne fayda getirecekti?
Malum koronun köşe başlarında, askere kafa tutanların sayısı da artıyordu:
“Sayın Başbuğ, sen Devlet adamı değil, Devlet memurusun!”
Bu restin anlamı, “Haddini bil, otur oturduğun yerde” demekti.
Mesleğimizin yarım asra tırmandığı bu ülkede, böyle edep dışı bir üslubu ne askere ne de sivil siyasetçilere karşı kullanmayı aklımın ucundan bile geçirmemiş biriyim.
Bu ne aymazlıktır böyle? Ateşin üstüne benzin sıkmanın basın özgürlüğü ile ilgisi olur mu? Böyle basın olur mu?
Eskiden sarı basın kartımı gösterirken gururla, “Basın” derdim. Şimdi basın kartımı çıkarıp göstermek bir yana, basın demeye utanıyorum.
Son yazımın başlığı “Sayım Suyum Yok, Sobe” idi. Son cümlem ise, bu ülkede “Hukuk Devleti’nin hepimiz için geçerli” olduğunu vurgulamıştım. Bu yazıma yorum getiren Meriç Trakya, öyle bir görüş belirtmiş ki, aynen katılıyorum:
Bir savcı, Genelkurmay Başkanı için kendi insiyatifiyle dava açabilecek. Ama Başbakanlık Müşaviri gibi sıradan bir görevi üstlenen kişi ile ilgili dava açma yetkisi Başbakanda olacak. O izin verirse ancak dava açabilecek. Ya da terörle mücadele eden TSK’nın komutanına dava açılabilirken, terör örgütünün başına Halk Önderi diyen bir milletvekilini ifade vermek için mahkemeye bile getiremeyecek. Hükümet Genelkurmay Başkanına karşı dava açmayı serbest bıraktığı gün eğer milletvekili dokunulmazlığını
kaldırır ise, ben AKP’ye ölene dek AK Parti der ve bir daha samimiyetinden şüphe bile etmem. Hatta ikinci bir Yiğit Bulut olurum.”
Yiğit Bulut ne oldu, bilemiyorum. Ama, Meriç Trakya’nın yazdıklarına katılırım.
Sevimsiz ve gereksiz şeyler oluyor. Ne daralan ekonomi gündemde, ne işsizlik, ne açlık ve yoksulluk.. Varsa yoksa, ordumuzu yıpratmakla meşgulüz. Anlayan beri gelsin!
|