|
Hiç unutamam, 6-7 yıl kadar önce California’dan gelen Amerikalı bir misafirim Kapalıçarşı’ya gitmişti. Türk klasiği olarak “Nasıl buldun?” soruma verdiği cevap beni yarmaya yetmişti: “Çok sayıda ter kokan insan gördüm” Zavallı Alan’a “Not really” bile diyemedim, çünkü çırılçıplak gerçeği söyleyivermişti. Hani Türk çocuğuyum ya, halkımı savunmak falan babında…
İstanbul’da sokakta yürümek şöyle bir şey bugünlerde; sağında ve solunda birer ejderha var, iki yandan üstüne ateş püskürtüyorlar. Sen de iki ateş arasında yürümeye çalışıyorsun. En güzel açıklamayı böyle yapabiliyorum.
Böyle delirtici bi’ sıcak varken insanların ter kokması ne kadar anlaşılabilir ya da kabul edilebilir? Haaa ter kokmak gibi talihsiz bir durum varsa elbette bunun çaresi de var. Bu memlekette en ucuz şey su. Evet evet gerçekten öyle, belki de dünyada suyu en ucuz kullanan ülke Türkiye. Öyle bile olmasa bir insan kendine nasıl yedirebilir ter kokmayı? Etrafı rahatsız etmekten nasıl çekinmez? Kendisi bu kokudan hiç mi rahatsız olmaz, hiç mi hissedip utanç duymaz?
Geçenlerde bindiğim taksinin şoförü nasıl ter kokuyor size anlatmam mümkün değil. Allahtan gideceğim mesafe çok kısa tam inerken kapıdan kafamı uzattım “kusura bakmayın ama arabanızda feci bir ter kokusu var” deyip kapıyı çarpıverdim. Mesafe uzun olsaydı palaspandıras inerdim elbette. O kadar da değil artık, paranla rezil olmak derler buna…
Ben bu ter kokusu maruzatımdan mızır mızır huysuzlanıp dururken dün akşam Açıkhava Tiyatrosunda belki de tüm senenin en muhteşem konserini izliyorum. Sol yanımda birisi, sağ yanımda “en kıymetlim”; hissedilen sıcaklık 75 derece, ejderhalar sarmış dört bir yanımı… Adının açık hava olduğuna aldanmayın, yaprak kıpırdamıyor.
Sahnede Marcus Miller –Miles Davis kendisi için dahi o….. çocuğu diyor, ama o diyor vallahi ben değil- Stanley Clarke ve Victor Wooten. İKSV’nin Garanti sponsorluğundaki Caz Yeşili konserlerinden ennn muhteşem olanı. (bana ve en kıymetlime göre tabi)
Muhteşem üçlü sahnede döktürüyor. Bas gitarla Fındıkkıran dahil nefesleri kesen kolajları dinliyoruz. Fakat ben bir konuda habire sızıldanıyorum en kıymetlime: Solumdaki adam ter kokuyor. Ama öyle böyle değil adamın ter kokusu üç koltuğa yetecek kadar felaket. Etki alanı o kadar geniş yani. Dünya zarifi “en kıymetlim” yer değiştirmeyi teklif ediyor ama yer değiştirmekle sorun bitmeyecek zira aynı koku oraya da geliyor.
Marcus Miller –dahi o….. çocuğu- çoğunun saksafon olarak bildiği ama yanlış bildiği bas klarnet solosuna başlamaz mı? Arada bir de Michael Jackson’dan bir karışım attırmaz mı? Haydaa benim gözlerimden yaşlar boşalmasın mı? Ee haliyle boşalır tabi…
Tam da böyle bir andayken solumdakinin ter kokusu katsayısında feci bir artış kaydettim. O da ne; adam iki kolunu havaya kaldırmış video kaydı yapıyor. Ben fena haldeyim, içimden hain planlar yapıyorum.
Mesela elimde kırmızı kutulu en genişinden flaster olsa, adamı iki kolunu yana yapıştırarak sıkı sıkı bantlasam, böylece kollarını kaldıramasa. Ya da adamı baştan aşağı ilaçlasam, bir kutu fısfısı üstüne boca etsem. Ya da adamı versem bir araba yıkamacısına haşır huşur yıkasalar. Bu sayede ter kokusuyla beni rahatsız edemez. En azından başkalarının burun direğini kırmaz falan. Fakat adamın video çekimi bitemiyor bi’ türlü.
Marcus Miller tüm Açıkhava’yı yıkıp geçmişken –bu arada iğne atsanız yere düşmezdi öyle anlatayım- Stanley Clarke aldı eline sazı, sazı değil tabi kontrbası. Aman Allahım son noktada dayanamayıp en kıymetlime döndüm “Adam sevişiyor aletle yahu” dedim. Başka da bir şey diyemedim. Afalladık, büyülendik, serseme döndük…
Fakat ter kokusu depresyonum devam ediyor. Solumdaki adam kolları havada mütemadiyen kayıt yapıyor. Bi’ nevi Japonlar gibi. Japonlara gezileri sorulduğunda “Dur videodan bakayım da anlatayım ne gördüm” derler malum. Belli adamın içinde bir Japon var ama eksik: Japonlar ter kokmaz!
Son olarak muhteşem üçlüden Beat It’in olağanüstü bas gitar yorumunu dinledik. Solumdaki adam Beat It’in yarısında çıktı gitti. Bense rahatladım.
Her şeye rağmen konser beni benden aldı. O kadar yani.
Nasıl ama ter kokusu hikayesi! Sonra da adama huysuz derler…
|