|
Bugüne kadar sizi 16 farklı ülkeden 16 farklı şehre götürerek, o dünyaların insanlarını tanıttım. Aslında sizi henüz götürmediğim 7 ülke ve 36 farklı şehir ve o şehirlerin insanları var. Oysa dünyada gördüğüm en değişik insanların yaşadığı, gerçekten başka dünyanın insanlarının şimdi var olmayan şehri var: Doğduğum yer KİLİMLİ.
Yaşadığı şehre kimlik katan, yön veren insanlar aslında her yerde var. Sizlerin de yaşadığınız şehirlerin çok ilginç yerler olduğundan eminim. Üstelik şu an o çocukluğunuzun şehirlerinin var olmadığından da eminim. Çünkü benim çocukluğumu yaşadığım, dünyaya bin kere gelsem yine orada olmak istediğim o rüya ülkesi, rüya kasabası artık yok. Hem kasaba o kasaba değil, hem insanları hem de coğrafyası.
Nedendir bilmiyorum ama biz Türkler güzellikleri korumayı bilen insanlar değiliz. Nefis bir plajı yok edip liman yapmayı, güzelim bir tepeyi yok edip, denizin kenarından otoyol geçirmeyi modernlik sanıyoruz. Bunları yapıp modernleştiğimizi zannederken, iki mükemmel sinemanın, güzelim Halkevi’nin, Botanik parkı diyebileceğiniz kadar güzel iki büyük parkın yok olması kimseyi rahatsız etmiyor.
Daha fazla uzatmayayım ve gelin sizi yaşadığımız günlerin iç bunaltıcı havasından beş dakikalığına kurtarıp, çocukluğumun masal ülkesi, çılgınlar ve deliler kasabasına, Kilimli’ye götüreyim. Umarım siz de kendi Kilimli’nizi hatırlar ve yeni kuşakların da bir Kilimli’si olması için üzerinize düşeni yaparsınız.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYIN
Başlarken şunu söylemeliyim: Herkesin yaşadığı yer güzel ve ilginçtir ama, o rüya kasabasında yaşamak istemeyen, o kasabayı özlemeyen tek bir Kilimli’li bilmiyorum. Oysa ben dahil çocukluk arkadaşlarımdan hiçbirisinin, komşularımızdan hiçbirisinin ana veya baba memleketi Kilimli değildi. Burası Zonguldak şehir merkezine 8 kilometre uzaklıkta kurulmuş bir madenci kasabasıydı. Yaşayanların çok büyük bir kısmı aynı benim ailem gibi Doğu Karadeniz’den gelmişti. Bu anlamda kozmopolit ve renkli bir demografisi vardı.
Aslında bir çok açıdan eski Amerikan kasabalarına benzerdi. Evler tek katlı, düzenli ve şirin, ama hırsızlık, tecavüz gibi adi suçların olmadığı ama her gece silahların patladığı bir yerdi. Çocukluğumda silah sesi değil, sesleri duymadan uyuduğum tek bir geceyi hatırlamıyorum. Çünkü denizden geceleri her türlü kaçakçılık yapılırdı. Karşımızdaki evin bodrumuna geceleri kasalar dolusu kaçak sigara, içkinin konduğunu gözlerimizle görürdük. Zaman zaman kaçakçı motorları batar veya polisten kaçarken yüküne denize atardı ve ertesi gün her markadan binlerce koli yabancı sigara sahile vururdu. Bunlar mahalle aralarına kurulan seyyar tezgahlarda satılırdı. Geceleri alkol yükünü almış kabadayılar da sokaklarda silahla vuruşurdu. Oysa tüm bunlara rağmen bütün mahalle tek katlı evlerimizde kapılarımız açık uyurduk bütün yaz. Yaz boyunca ne gece, ne de gündüz kapımızın kapandığını hiç hatırlamam.
Yine de anlatmadan geçmeyeyim: O yıllarda cep telefonu olmadığı için telefon dinleme de yoktu. Bu nedenle sokakta gördüğünüz tüm simitçi, seyyar satıcı, esansçı, hurdacı gibi kişiler sivil polisti.
Yıllar sonra meşhur şeytan üçgeni, mafyanın cirit attığı Sapanca-Akyazı-Hendek üçgeninde bir kabadayı benim Kilimli’li olduğumu öğrendiğinde, askerliğini orada yaptığını, Kilimliyi bildiğini söyleyerek eklemişti: “Bizim buralar daha medenidir!”
Oysa başka açılardan şu an Türkiye’nin hiçbir yerinin olmadığı kadar medeniydi. Bir şekilde sosyalist bir toplum düzeni olduğunu bile söylemek mümkündü. 13 yaşında memleketi Hopa’dan kalkıp maden ocaklarına çalışmaya gelmiş bir işçi olan babam gibi tüm komşularımız da işçiydi. Ama tüm bu işçi aileleri gibi biz de Fransızların yaptığı mükemmel mahallelerdeki dubleks villalarda otururduk. Abartmıyorum, tek bir mühendis komşumuz bile yoktu. Zaten sitenin adı da “İşçi Sitesi” idi. Bugün hala öyle bilinir. Yemyeşil ve ağaçlar arasında, son derece düzenli yolların kenarlarında bahçeli, dubleks villalar!
Şirket yıllık kömürümüzü, at arabalarıyla kapımıza getirirdi. Yıllık iki takım elbiselik kumaş, iki çift ayakkabı, peynir ve hatta ekmek! Kimsenin arabası yoktu! Senede bir yenilenen kartlarla şirketin tarifeli otobüslerinde yolculuk yapardık. Adı da EKİ Otobüsü idi. Yine şirketin yılda bir yenilediği kartlarımızla haftada iki kez EKİ sinemasına gider, nefis yabancı filmler izlerdik. O zamanlar okullar Çarşamba ve cumartesi yarım gündü ve bu günler öğleden sonraları 2,5’ta sinema çocuklar içindi. Anne-Babalarımız ise, en güzel kıyafetlerini giyer, klasik müzik konserine veya bir baloya gider gibi akşamları biz çocukları evde bırakıp yine aynı sinemaya giderdi.
Ekonoma adındaki minik marketlere gider ve son derece ucuza temel gıda maddelerimizi satın alırdık. Yine bu da şirketin bir hizmetiydi.
Şirketin hizmetleri bununla kalmazdı. Ben bir işçi çocuğu olarak, mükemmel donanımlı, harika laboratuarları, merkezi müzik yayını olan Kilimli Özel İlkokulu’na gittim. Bakmayın adının özel olduğuna, parasızdı bu okul ama şimdiki Türkiye’nin en iyi özel okullarından daha iyi bir eğitimi ve donanımı, bahçesinde mini bir hayvanat bahçesi bile vardı.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYIN
Temel yaşamsal sorunları böylesine mükemmel çözülmüş bir yerde, tüm halka düşen ise eğlenmekti. Biz çocuklar eğlenmeyi büyüklerimizden öğrendik. Yaz akşamları hava karardığında ve evin babaları eve geldiğinde, büyüklerin mahalledeki “Tıkalı saklambaç” (veya kukalı) oyunu başlardı. Gecenin geç saatlerine kadar çılgın bağrışmalarla süren ve yağmur altında bile devam eden, yaşlı kadınların ve bey amcaların bile katıldığı oyundan yükselen kahkahalar hala kulaklarımda çınlar.
Genç yaşında kanserden ölen mahallenin yakışıklısı, üç çocuklu komşumuz Necmi amcanın neşesini o korkunç hastalık bile bozamamıştı. Eşi Sevim teyze kapıda beklerken, o mahalleye neşeli sesiyle girer, pencerelerdeki mahallenin diğer kadınlarına “Aşkım nasılsın” şeklinde takıldıktan sonra evine girerdi.
Mahalleli kadınların diğer bir sevgilisi ise oradaki birkaç akıllıdan biri olan Mehmet Ali idi. Uzun bir Kızılderili çubuğunun ucuna taktığı sigarayı içerken bir yandan her iki adımda bir kendi etrafında bir tur atarak ve anlaşılmaz şeyler mırıldanarak sokaklarda gezen Mehmet Ali’ye kadınlar yine “Aşkım, sevgilim” diye takılır, bir yandan da elleriyle tempo tutarak “Mehmet Ali yandan, yandan” diye kendi uydurdukları bir şarkıyı söylerlerdi. Ama mutlaka her gün kadınlardan biri Mehmet Ali’nin çok sevdiği sahanda yumurtayı pişirir, bahçede veya kaldırımda bir yerde ona ikram ederlerdi. Bazen de eğlenmek için yanına bir kadeh rakı koyarlardı.
Ve tabii ki Belediye Parkı. Yaz akşamlarında istisnasız her gece arkadaşlarımızdan oluşan toplama bir orkestranın çaldığı bu yer, aslında büyük küçük herkesin en güzel giysilerini giyerek geldiği bir dans partisinin yapıldığı yerdi.
Futbol ise başka büyük bir eğlencenin adıydı. Deplasman yolculukları ise başka bir alem! Deplasman otobüslerinde yerimizi alan bizler, esrardan duman altı olmamak için başlarımızı otobüsün camından dışarı çıkartırdık. Deplasman ekibi taraftarların maceraları yazmakla bitmez. En meşhuru da, Çorum deplasmanına gittiklerinde, yine aynı gün şehre gelen Kenan Evren ile dalga geçmek üzere, tamamı zil zurna sarhoş bizimkilerin, ne oynadıklarını bile bilmeden ama birbirlerinin omuzlarına tutunarak ve yıkılmamaya çalışarak bir folklor ekibi görüntüsünde karşılama töreni yapmaya çalışmalarıydı. Tabi hepsi tutuklanmıştı.
Dindarlık? Herkes kadar dindardık her halde. Daha fazla değil. Dindarlığımız, süpangle yiyebilmek için gittiğimiz teravih namazlarında, kikirdemeden ve muziplik yapmadan duramadığımız için yarıda terk etmek zorunda kalmamızdan ibaretti. Büyüklerimiz de farklı değildi. Amatör küme şampiyonluğunu final maçında kaybettiğimiz ve olaylar yüzünden yarıda kalan maça efkarlanan büyüklerimiz, maçın gecesi caminin önüne gelmişlerdi. Sarhoşluktan ayakta duramayan bu 20-25 kişilik ekip, caminin dış merdivenlerinin önündeki kaldırıma diz çökmüşlerdi. Aralarından biri imam olmuş, merdivenin iki basamak üstündeydi ve hepsi ellerini açmış, yüzleri cami kapısına dönük dua ediyorlardı. İmam rolündeki yüksek sesle duayı ediyor, diğerleri amin diyordu. Ama biz caddede volta atan gençleri kopartan, tüm gerçek üstülüğüne rağmen bu görüntü değildi. İmam rolündekinin ettiği dua idi:
- Allah’ım, bizi şampiyon yapmadın. Neden yapmadın? Sana yakışıyor mu? Biz bu şampiyonluğu hak etmiştik halbuki?
Bunları söylerken bir yandan havaya bakıyordu. Ama bu duaya dayanamayan Selahattin abi, “Çekil lan! Sen bu işi yapamıyorsun” diyerek kızgınlıkla imamı indirdi ve yerine geçti.
- Allah’ım, bizi şampiyon yapmadın. Yapsan da ….. yapmasan da….!
Duadaki küfürler yüksek sesle yapıldığı için, tam da bu sahneye uygun şekilde etraftaki birkaç polis “Beyler lütfen biraz yavaş, n’olur” diye onları sakinleştirmeye çalışıyordu.
Dindarlıktan bahsederken Rüzgar Mehmet’i anmadan olmaz. Sıkı bir alkolik ve esrarkeş olan Rüzgar’ı bu illetten kurtarmak için, yolda tüketmesi için 4 file dolusu şarapla kandırıp Adıyaman’a Menzil Şeyhi’ne götürdüler. Geldikten sonra baktık ki Mehmet düzelmiş! “Yahu bak şu rabbimin işine, balıklara gel gel diyorsun, balıklar kucağında!” muhabbetleriyle geçen iki aydan sonra yine dönmüştü eski yaşantısına ve alışkanlıklarına.
Aslında bizim caminin de tam bize yakışır bir hocası vardı: Şuayip hoca! Namaz aralarını ya eski model Vosvos’unu tamir ederek, ya da caminin yanındaki arsada futbol maçı yaparak değerlendiren bu enteresan hoca, aynı zamanda çok iyi bir dalgıçtı. Denizde boğulanları o dalarak çıkartırdı.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYIN
Bu inanılmaz ortam elbette bir çok başarılı insan çıkardı mesleklerinde. Başkaca geçim kaynağı olmadığı için, büyükler emekli oluncaya kadar çalışmak ve eğlenmek, bizler ise okumak ve eğlenmek dışında bir şansa sahip değildik. Okuyamayanlar için ise futbolcu olmak ve eğlenmek seçeneği vardı. Ama sonuçta Kilimli bir eğlence hanıydı, zamanını dolduran ayrılıyordu.
Eski Galatasaraylı milli futbolcu Ergün Penbe, futbol hakemi ve yorumcu (aslında avukat) Cem Papila, Meclis Başkanı Köksal Toptan, Mydonose Showland’in yaratıcısı ve Taksim Gezi’nin sahibi mimar Hakan Kıran (biz Petrol Hakan derdik) daha adını sayamadığım yüzlercesi gibi bizim mahallenin çocuklarıydı.
Bu çılgın şehrin, deliler şehrinin anıları yazmakla bitmez. Bir kısmını ve yakın başka şehirlerin çılgınlarını FOTO GALERİ’de göreceksiniz. Oysa herkesin kendi Kilimli’si, herkesin Başka Dünyalar’ı var. Bu Pazar günü benim Başka Dünyamın İnsanlarını’nın bir kısmını gördünüz, okudunuz. Bizler kendi şehrimize sahip çıkamadık. Belki sizler de kendi dünyalarınıza, kendi şehirlerinize sahip çıkamadığınız için artık bu dünyalar yok.
Haftaya başka dünyanın insanlarında buluşana kadar lütfen kendi dünyanızın insanlarını, neleri kaybettiğimizi anımsayın. Belki elimizde kalanı kurtarmak için hala bir yol vardır.
|