|
İstanbullu sinemaseverler bu Pazartesi akşamı Filmekimi’nde, 2008 Altın Palmiye ödülü sahibi Sınıf filmini izleyecekler. Hem Amerikan hemde Türk sinemasının tiryakileri için farklı bir yapıt bu. Fransa’nın bütün olumsuzluklara rağmen kültür dünyasının temel taşlarından biri olmaya devam etmesi de sürpriz değil...
Televizyon, radyo programlarını izlediğiniz zaman Fransızların kültür açısından Avrupa’da ki en yakın rakipleri İtalyanlara bile fark attıklarını görüyorsunuz. Kültür olaylarını yakından takip eden Fransız medyasında yeni çıkan bir roman yazarıyla yeni filmi çıkmak üzere olan iki adam bir radyo programına katılırken birbirleriyle tanışıyorlar.
Punk grubu Zabriskie Point’in solisti, 10 yıllık lise öğretmeni, roman yazarı, tiyatro kritiği ve Cahiers du Cinema dergisi yazarı genç adam François Begaudeau yönetmen Laurent Cantet’nin yabancısı değil.
Radyo programına Cantet bizim İstanbul Film Festivalinde izlediğimiz Güneye Doğru filmini, Begaudeau ise okulda geçen bir öğretim yılını anlattığı romanı Entre Les Murs’ü tanıtmak için katılıyor. 12 milyon öğrencinin iyi bir eğitim almaya çalıştığı Fransa’da ünlü yönetmenin ilgisini çekiyor bu kitap...
Paris’in 20. Bölgesinde varlıklı olmayan, farklı ırklardan gelen ve parlak olduğunu söyleyemeyeceğimiz ‘zor’ öğrencilerin biraraya geldikleri bir lisedeyiz. Bir eğitim yılı boyunca Begaudeau’nun canlandırdığı François Marin isimli öğretmen ve öğrencileriyle bir savaş alanında buluyoruz kendimizi.
Filmin ilk sahnelerinde kahvesini içip bazılarının ‘savaş alanı’ olarak nitelendirebileceği ‘Sınıf’a girmeye hazırlanan tecrübeli bir edebiyat öğretmeni var ekranda. Filme bir belgesel film havası verende filmin jeneriği ve müziğinin olmaması. Oysa 100 sayfalık senaryosu ve 40 sahnesiyle olabildiğince profesyonel bir film Sınıf (Entre Les Murs).
Öğretmen Marin coşkulu, idealist, ironik, yorgun ve zaman zaman zor bir öğretmen. Karşısındaki öğrenciler en zor yaşlardan birini yaşıyorlar. Biolojinin değiştiği, çocuklukla yetişkinlik arasında kalınan, başkaldırmaya başlanan bir yaş bu; öğrenciler 14 yaşındalar. François Marin öğrencilerine birer yetişkinlermiş gibi davranıyorama bu yaklaşım öğrencilerin kendilerini öğretmenlerine kayıtsız şartsız teslim edecekleri anlamına gelmiyor.
İdeal hoca, ideal öğrenci portrelerine alışmış seyirciler için farklı bir film bu. Profesör Hollywood yıldızlarına benzemiyor. ‘Sorunlu’ hiçbir öğrenci filmin sonunda ödül kazanmıyor, dehasını keşfetmiyor. Sınıfın en başarılı öğrencisi olan Burak’ı Burak Özyılmaz canlandırıyor. Burak’ın annesi Sezer Hanım oğlunun Paris’in en iyi okuluna, Henri IV’e gitmesini istiyor. Henri IV öğrencileri ne kadar farklı olabilirler ki?
Bu filmde okulun gittikçe demokratikleşen bir kurum olduğunu görüyoruz Fransa’da. Zaman zaman Sınıf’ta öğretmenlerden nefret edildiği, onlara hakaret edildiğine tanık oluyoruz. Yazar/aktör Begaudeau okulların daha az otoriter olması sayesinde artık daha çok şey öğrenildiğini iddia ediyor. Peki öğretmenlerle öğrenciler eşit konumdaysa otorite nasıl sağlanıyor?
Sınıf’ta en çok sesi çıkanlar konuşup tartışıyor. Filmde gördüğümüz öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu demoralize olmuşlar, yorgunlar. Sadece sınıfta öğretmenlerle öğrencilerin arası açık değil, bazı eğitmenlerde birbirlerine mesafeliler. Filmin en dokunaklı anlarında bireyler neredeyse hep yalnızlar. Öğretmenlerden biri sınıfında otorite sağlayamıyor, çaresizliğe düşüyor, sınıfını terkediyor ve öğretmenler odasında ağlamaya başlıyor...
Bu kadar ‘vahşi’ mi peki genç öğrenciler? Hayır. Sadece limitleri zorluyorlar ve nereye kadar gidebileceklerini hesap ediyorlar. Sınıf 21 yıl aradan sonra ilk kez Fransa’ya Altın Palmiye’yi getirdi. 19 Eylül’de yapılan bir açıklamada bu yıl Fransa’yı Oscarlarda Sınıf’ın temsil edeceği açıklandı.
Laurent Cantet’nin usta yönetiminin filmin başarısında büyük payı var. Sınıf’ta hiç kimsenin önceliği yok. Her öğrencinin bakışı ve sözü bir öğretmenin bakışı, sözü kadar değerli. Sanki bir tenis maçı izliyorsunuz... Bir süre sonra filmin ritmine o kadar kendisini kaptırıyor ki izleyici, o zaman bir öğrenciyle ne kadar özdeşleştiyse öğretmenin biriyle de o denli özdeşleşmiş buluyor kendini.
Okul, çocukların topluma resmi anlamda ilk katıldıkları yer ve öyle olunca izlediğimiz ve farklı ülkelerden gelen çocuklarla öğretmenlerin arasında ki dialog Fransa’nın göçmenleriyle olan dialoğuna benziyor. Evet müdürün odasına ‘Guantanamo’ diyorlar belki ama iyi ve kötü olarak tanımlandırılacak ‘taraf’lar yok bu okulda. Bireyler tek tek öne çıkıyorlar.
Öğretmen François Marin, Khoumba, Süleyman ve Süleyman’ın annesi profesyonel aktörlere taş çıkartacak kompozisyonlar çiziyorlar filmde. Bir de Esmeralda isimli bir öğrenci var ki başlı başına bir olay bu genç kız. Şöyle özetleyelim isterseniz; William Shakespeare 21. Yüzyılın Iago’sunu yazacak olsa, O’nun dahiyane kaleminden çıkacak olan karakter Esmeralda’dan farksız olurdu...
Sınıf, Fransa’da eğitimin anahtarının kelime haznesi ve konuşulan dilde olduğunu gösteriyor izleyicilere. Fransız devlet ve resmi kurumlarında halen güzel, duru bir lisan geçerli ve gerekli, dolayısıyla her öğrenci hayatta başarılı olmak için bu lisanı ve edebiyatı en iyi şekilde öğrenmek zorunda.
Fransızların ‘sözcük dağarcığı ne kadar genişse insan o kadar iyi düşünülebilir’ iddiası da düşündürücü. Çünkü ‘iyi niyetli’ edebiyat öğretmeni François Marin’in herşeye bir cevabı yok. Bir zayıflık anında hata yapıyor ve domino taşları birbiri ardına düşmeye başlıyor. Öğretmenin kullandığı yanlış sözcük ‘...gibi davranmayın’ kelimeleriyle birlikte kullanılsa da dengeleri altüst etmeye yetiyor (filmi izleyecek okurlara saygıdan dolayı kelimeyi de, gelişen olayları da es geçiyoruz yazının bu kısmında)...
24 Eylül’de Fransız sinemalarında gösterime giren Sınıf iki haftadır gişe hasılatlarına bakıldığında 1 numarada ve 3 milyon Euroluk bütçeye sahip bu mütevazi film şimdiden 805.510 izleyiciyi sinemalara sürüklemeyi başardı... Genellikle eleştirmenlerden tam not alan filme yapılan en belirgin eleştiri eğitmenlerden geliyor. Yazar/eğitmenler Valentine Goby ve Thomas Reverdy katıldıkları bir televizyon programında filmde izledikleri ‘sınıf’ı tanıyamadıklarını söylediler.
Okullarda ki en büyük problemin sınıflarda ki sessizlik olduğu konusunda görüşbirliğine varan Reverdy ve Goby sınıflarda el kaldıran öğrencilerin bile olabildiğince az olduğunu söylüyorlar. Bu eleştirilere yanıt François Begaudeau’dan geliyor.
2 saat 8 dakikalık filmde bir öğretim yılını anlatmanın zor olduğunu söyleyen Begaudeau, filmde sakinlik anlarını göstermek için bir dakika boyunca öğrencileri kağıtları ve kalemleriyle bir çalışma yaparken gösterdiklerini söylüyor. ‘Aksi taktirde filmimiz 9 ay sürmek zorunda kalırdı’ diyor Begaudeau filmi eleştirenlere...
Sürekli gerilim içinde bir sınıf bu. Fransa da okulların hali böyle mi? Herşey olumsuz mu diye sormayın filmin yönetmeni ve senaristine. François Begaudeau Frederic Taddei’le yaptığı bir röportajda bu gibi sorulara verdiği cevap şöyle, ‘Siz kim oluyorsunuz? Fransa’nın Eğitim Bakanı mısınız? Siz sadece bir sinema seyircisisiniz. Seyirciliğinizi bilin! Sizi ilgilendirebilecek tek şey bu çocukları sevip sevmediğiniz! Bu arada benim öğrencilerime aptal muamelesi de yapmayın lütfen! Akıllılık inek olmak değil, sorgulamayı, tartışmayı bilmektir! Siz bu çocuklarla bir kahve, bir sigara içer misiniz? Film de eğlendiniz mi? Sınıfta olmak hoşunuza gitti mi? Bu çocuklar cerrah mı olur, okulu bitiremez mi, size ne?’ Evet, siz kahveden bahsedin. Onlarla bir bardak kahve içermisiniz?
Not: Avrupalılar dersten çıkıp kahve içmek istiyorlar artık. Filmekiminin açılış filmi Michael Winterbottom’ın filmi Cenova’da da İtalyan öğrenciler profesörlerini bir kahve içmeye çağırıyorlardı... Medyatik François Begaudeau’ya gelince, Çarşamba günü (Nantes şehrinde doğup, büyüyen futbol hastası yazar) Fransa’nın 1. Futbol Liginde 17. sırada bulunan FC Nantes futbol kulübünü satın almak istediğini ve gerekli finansal kaynağa sahip olduğunu açıkladı...
Arkun Demiroğlu 12 Ekim 2008
arkundemir@gmail.com
|