Liglerde şimdilik başarılı olan Orduspor’dan bahsetmiyorum. Malum şu ara siyaset ile futbol müthiş iç içe geçmiş. Herkes futbol üzerinden siyaset okuyadursun, biz ciddi işlere bakalım;
İki sene önce devletin zirvesindeki kişilerden olan İlker Başbuğ bugün tutuklu yargılanıyor, hapiste. Ve bu Türkiye’de artık -neredeyse- normal karşılanıyor.
İşin esası asker sivil ilişkileri ve “normalleşme” adı verilen; bir başka yerden baktığında “olağanüstü” görülen süreç
Türkiye’de asker sivil ilişkileri ile ilgili ahkam kesenlere bakıyorum. Eksik ve kısıtlı bir fikri hinterlandda top çevirip duruyorlar.
Sosyal bilimciler için en temel metodoloji mukayesedir. Siz Türk ordusu ile Türk siyaseti arasındaki 90 yıllık mücadeleyi (hatta evveliyatını) tartışırken ilaç için dünyadan bir örnek vermezseniz eksik kalırsınız.
Bizim iklimlere en yakın asker-sivil ilişkisi örnekleri Latin Amerika ve Portekiz/İspanya tecrübeleridir. Bu tecrübeleri analiz ettiğinizde;
1. Türk Ordusu her darbe (kendi terminolojisiyle devrim/ihtilal) yaptığında kendisine Anayasal temeller ve İç Hizmet Kanunu m. 35 gibi bir kılıf buluyor.
2. Türk askeri Salazar, Franco gibi kalıcı şekilde birey üzerinden diktatörleşmiyor. Bizde Cemal Gürsel, Kenan Evren veya Çevik Bir bu tarz yerine yasal ve görevle ilgili sınırlarda kenara çekiliyor görüntüsüyle sistemi işler kılıyorlar. Gürsel ve Evren sistemi yerleştirmeyi ve kurumsallaştırmayı başarabilmek için Cumhurbaşkanlığı yapıp gitmişlerdir.
3. Türk Ordusu bir cunta olarak kendini kişilerle sınırlandırıp kendine menfaat sağlamıyor görünerek kurduğu yapının sürdürülebilirliğine ilişkin bir kaynak sistemi oluşturuyor. (bkz. 60 Darbesi sonrası kurumlarıyla Anayasa; 82 Anayasası ve kurumları, 28 Şubat Kararları ve sonrası bankacılık sektörü süreci)
Netice-i kelam;
· Latin askerler darbe yaptıklarında “kendileri kalıcı olur”
· Türk askerler darbe/ihtilal/devrim yaptıklarında ideolojik fikriyatlarını ve sistemlerini kalıcı kılmak için yapısal değişiklikler kurgular bir süre sonra çekilirler.
Ergenekon’da tutuklu sayısı 25’ten az; muvazzaf veya çok kısa süre önce emekli olan askerlerle ilgili olan Balyoz’da ise tutuklu sayısı Ergenekon davasından fazla.
Yani Türkiye’de muhalif kesim dediğimiz tüm odaklar aslında 25 kişinin tutuklu yargılandığı bir davadan doğan korkudan mı harekete geçemiyor? Ben buna inanmıyorum.
Yoksa bu ülke insanının yapılanları tasvip ediyor ve destekliyor olduğunu mu tartışmalıyız? Ordunun siyasetten tamamen çekilmesi ile ortaya çıkan boşluk diye bir şey var mı?
Can Bonomo Kimdir?
Ben hakikaten bu işi anlamadım. Sevdiğim saydığım bir sanatçı olan Kıraç Eurovision’da çıkıp şöyle cayır cayır distortion ağırlıklı bir rock parçasıyla “eşşeği saldım çayıra” diye nağmeli gırtlağıyla salonu inletse fena mı olurdu? “Azerbaycan 10 puan, Yunanistan 6 puan” kısırlığından belki sıyrılırdık.
Türk popunun yeni nesil seslerinden adı Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin olan yok; bunu anladık.
Geçtiğimiz haftalarda Mardin’de mektepten dostlarla gezerken Cem Adrian diye birini gösterdiler medresenin birinde. Meşhur popçuymuş.
Menengiçimi yudumlarken şöyle bir baktım. Sanırım bizim Acı Vatan Almanya’ya giden kuşak “füruu” metisaj olup toprağa geri döndü. Altyapılarıyla, üstüleri başlarıyla, yabancı dilleriyle ve tuhaf isim soyadlarıyla başımızın üstünde yerleri var.
Ama benim de vatandaş olarak asgari Hamit-Halil Altıntop gibi bir evrensel başarı beklentim var.
Sertab Erener’i yakalamalısın Bonomo, başka çaren yok.
İmperatore Sinyor Terimi
Hep söylerim bir kez daha söylüyorum. Küresel alanda rekabet edebilir kişi ve kurumlara çok ihtiyacımız var. Youtube’da bir video izledim. Linkini de koyuyorum. http://www.youtube.com/watch?v=MVxYBzdh4Sw
Fatih Terim dünya futbolunun zirvesi Milan’da teknik direktör oldu. Hem de İtalya Başbakanı’nın ısrarıyla. Fiorentina hosasıyken 4-0 yendiklerinde karar vermiş Berlusconi.
Ve Terim’i Milan’ın “Sakaryalılar” grubu yaktı. Orada derin bir Milan var. Her yerde “derin” olduğu gibi. Hoca şimdi biz Galatasaraylıları mutlu etmekle uğraşırken yolu Milano’ya düşüyor. Şık kazağıyla sokakta, otoparkta, stadda gezerken milletin ona ilgisini görüyorum. Onun yaklaşım ve tavırlarını.
Üç sene kadar önce Luis Felipe Scolari’yi bir etkinlik için Türkiye’ye getirmiştik. Scolari ve ortaklarımla Kapalıçarşı’da gezerken onunla resim çektirmek isteyen çaycının elinden makinayı kapıp çocuğun resmini çekmesi gibi şirinlikler; benzettim bizimkine
Anadolu’dan kopup gelen birindeki özgüven ve küresel başarı bu görüntülerle birleşince kıvançlanıyor insan.